FİKRİYE HANIM’A YÖNELİK İFTİRALAR
Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım” isimli anılarında Mustafa Kemal ve Fikriye Hanım hakkında şunları yazar:
“Bir de baktım. Hükümette Hey’et-i Vekile müzakere odasının yanındaki odalar mahrem bir vaziyet almış, oraya yanaşılmayor. Mustafa Kemal’in adamlarına sordum. ‘Paşa’nın İstanbuldan hemşiresi geldi’ der, Aptal gibi inandım. Bunlarla iş patlak verdi. Hemşiresi değil, gelen kadın Fikriye adında bir metresi imiş. Yahu! Şimdi onun sırası mı? Hem bu kadın hükümete, Heyet-i vekile odasının yanına misafir edilir mi? (…) Bu müthiş bir ahlâksızlık. Hem de ne küstahça bir cesaret! Hem de fahişe hemşire olsun. Hadi bunu da sineye çekelim; fakat ya halk duyarsa.”[1]
İngiliz yüzbaşı Harold Courtenay Armstrong da “Bozkurt” adlı kitabında Rıza Nur’la aynı dili konuşurcasına şöyle yazıyor:
“Gönüllü hemşire olarak orduya katılıp Ankara’ya gelen Fikriye. İstanbul’dan uzak bir akrabasıydı. Mustafa Kemal onu görür görmez hemen kendi evine yerleştirdi… Onun (Mustafa Kemal’in) hem metresi, hem de kölesiydi.”[2]
Bu iddiaların doğrusunu iddiasız dört tanıktan verelim.
Mustafa Kemal’in emir çavuşu Ali Metin:
“Fikriye hanım, Atatürk’ün üvey amcası Albay Hüsamettin Bey’in kızıydı… Atatürk Anadolu’ya geçtikten sonra yakın akrabalar Fikriye hanımı Atatürk’e yardımcı olarak göndermeyi düşünmüşler. Esasen çok yalnız kalan Fikriye hanımda Atatürk’e mektup yazarak durumu bildirmiş ve muvafakati üzerine Ankara’ya hareket etmek kararını vermişti. Böylece Fikriye hanım İnebolu üzerinden Kastamonu’ya gelmiş ve beklenen misafirin geldiği hakkında Vali tel çekmiş. Atatürk beni yanına çağırarak Ali: ‘Çok yakında bir misafirimiz gelecek yer hazırla’ buyurdular…
Atatürk o zaman İstasyonda bulunan ve halen müze olan binada oturuyorlardı. Otuzbeş kişi olan karargâhın tabildotundan yemek yiyorlar ve bir kadın ihtimamı (özeni) görmüyorlardı. Bulunduğumuz binaya çamaşır yıkamak için yalnız bir musevi kadın geliyordu. Atatürk’ün bütün hizmetlerini elimizden geldiği kadar biz görüyorduk. Tabii ki kendilerine bir kadın gibi bakamıyorduk. Bu yönden karargâha bir hanımın gelmesine hepimiz sevinmiştik. Atatürk biraz bakılacak ve rahat edecekti artık…
Bir gün öğleden sonra binanın dış kapısına yaylı bir arabanın geldiğini ve muhafızların arabayı durdurduklarını posta eri haber verdi… Hemen koşarak arabayı karşıladım. İçerisinde çarşaflı ve yüzü açık bir hanım oturuyordu… Fikriye hanıma ayırdığımız odada evvelce ben yatıyordum. Odada bir kanepe ve bir kaç koltuktan başka bir şey yoktu. Siyah renkte bir mektep karyolasının üzerine tahtalar dizerek yatak hazırlmıştım. Binanın her tarafı çıplak denecek kadar eşyasız idi. Çankaya Köşküne taşınıncaya kadar Fikriye hanım burada hayli mahrumiyet çekti.
Fikriye hanım her geçen gün hepimizde çok iyi tesirler bırakmaya başlamıştı. Çok sakin, temiz kalpli ve becerikli bir hanımdı… Bulunduğumuz binayı temizleyip güzel bir ev haline getirinceye kadar çok uğraştı. Binaya perdeler almış, onları dikiş makinası olmadığı için günlerce çalışarak eliyle dikmişti. Her tarafa çiçekler konmuş, tabildot düzelmiş yemeklerimiz intizama (düzene) girmişti. Senelerden beri elbise ve çamaşırları ütü ve kola görmeyen Atatürk Fikriye hanımın gelmesiyle muntazam (düzenli) giyinmeye ve yemeye başlamıştı.”[3]
Mustafa Kemal’in çocukluk arkadaşı ve başyaveri Salih Bozok:
“Fikriye Hanım, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın ikinci kocasının kardeş çocuğu idi… Kuvayi Milliye’yi örgütlemek ve yurdun üstüne leş gibi uzanan Yunan’ı denize dökmek için Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçince Paşa’nın çamaşır, yatak, çarşaf gibi kirlileri yıkayacak, elbiselerini ütüleyecek birine ihtiyacı olmuş… Mustafa Kemal Paşa’nın Selanik günlerinden dostu Mithat Bey vardır, Ankara’ya geldi. Paşa ile çok yakın arkadaşlığı olduğu için, bir ara kendisine ev işlerini çekip çevirecek bir kadına ihtiyacı olduğunu hatırlatmış. Paşa da adam bulamadığını söyleyince Mithat Bey, ‘Niçin Fikriye’yi Ankara’ya getirtmediğini’ sormuş. Gerçekten Fikriye, biçilmiş kaftan gibi bu işe uygun kadındı. Mithat Bey, bunu kendisine iş edindi ve bir gün Fikriye Hanım’la birlikte Ankara’ya çıkageldi.”[4]
Dönemin Sovyet Büyükelçisi Semyon İvanoviç Aralov:
“Mustafa Kemal Paşa’nın evinde ev işlerini, paşanın kuzini Fahriye (kuzeni Fikriye) Hanım idare etmekteydi.”[5]
Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Kılıç Ali:
“Gazi, Milli Mücadele’nin başlangıcında, istasyondaki binada kalıyordu. Ankaralıların Çankaya’daki köşkü kendisine hediye etmeleri üzerine oraya geçti. Her iki yerde de erkek hizmetçiler elinde bakımsız ve kimsesiz gibiydi.
Gazi’nin Bekir Çavuş adında sadık bir adamı vardı. Sivas Kongresi’nden beri yanındaydı. Her işini bu Bekir Çavuş yapardı… Gerçi Gazi’nin işlere nezaret edecek yaverleri, daire müdürleri ve yakın arkadaşları yok değildi. Ancak ne de olsa evde bir kadın eli ve kadın idaresi lazımdı.
O sırada Muhsin Bey’in damadı Mithat Bey Ankara’ya gelmişti. Mithat Bey eski süvari kaymakamlarındandı. Gazi’nin Selanik’ten tanıdığı ve saygı duyduğu Evrenos ailesine mensuptu. Mithat Bey, Gazi’nin bu bakımsız durumunu görmüş, Köşk’ün iç hizmetlerinin bir kadın tarafından görülmesinin daha uygun olacağını düşünmüştü. Aklına İstanbul’dan iyi tanıdığı Fikriye Hanım gelmişti. Düşüncesini Gazi’ye söyledi, O da uygun buldu. Mithat Bey İstanbul’a giderek Fikriye Hanım’ı aldı ve Ankara’ya getirdi…
Fikriye Hanım, Gazi’nin pek düşkün olduğu konforunu, istirahatini hemen sağladı. Denilebilir ki, Köşk’e gelip idareyi ele aldığı günden itibaren Gazi’nin hayat tarzı değişmişti. Fikriye Hanım yalnız Gazi ile değil, hatta yaverlerinin işleriyle, çamaşırlarının yıkanmasına, söküklerinin dikilmesine kadar her şeyleriyle meşgul oluyordu…
Fikriye Hanım Milli Mücadele’nin ilk karışık ve karanlık günlerinde iç ayaklanmaların, İnönü savaşlarının, Eskişehir bozgununun acı ve tatlı bütün safhalarında aramızda, Gazi’nin yanında bulunmuştu. Gazi’nin annesi Zübeyde Hanım İstanbul’dan Ankara’ya geldikten sonra bile Fikriye Hanım aynı durumda kaldı. Zübeyde Hanım’a da hizmetler etti. Hastalığında onun etrafından ayrılmadı ve iyileşmesi için canla başla çalıştı. Bu nedenle Zübeyde Hanım’ın da sevgisini kazanmıştı. Yalnız Zübeyde Hanım’ın bir endişesi vardı: Gönül bu ya… Günün birinde ya oğluyla evlenirse?
Bir süre Atatürk’ün yanında kalıp O’nu sevmemeye, O’na âşık olmamaya imkân var mıydı? Fikriye Hanım da Atatürk’ü derin bir aşkla seviyor, fakat bunu belli etmemeye çalışıyordu. Zübeyde Hanım bunu sezmişti. Ya oğlu da sever ve Fikriye Hanım’la evlenmeye kalkarsa?
İşte Zübeyde Hanım bunu asla istemezdi. Sırası geldikçe yakınlarına bu endişesini söylediği gibi, Gazi’ye de hissettirmekten çekinmiyordu. Kadınlık bu, belki de Fikriye Hanım böyle bir şeyi hayal ediyor olabilirdi. Zübeyde Hanım çok zeki bir kadındı, özellikle analık önsezisiyle böyle düşünmüş veya hissetmiş olabilirdi. Fakat Gazi hiçbir zaman Fikriye Hanım’la evlenmekten söz etmediği gibi, buna ihtimal verdirecek bir belirti de göstermemişti.”[6]
RIZA NUR VE KADINLAR
Fikriye Hanım’ı “fahişe” ve “metres” diye suçlayan Rıza Nur’un bu tutumu yalnızca Fikriye Hanım’a özel değil, kadınlar hakkındaki genel görüşü böyle.
Rıza Nur’un kendi kaleminden aktarıyorum:
“Kadını serbest bırak; fuhuş artar.”[7]
“Erkekler kadın yüzünden en büyük felâketlere uğramışlardır. Kadın erkeğin en müthiş belâsıdır.”[8]
“Kadın, nazarımda erkekten aşağı bir mahlûktur. Sinirli, mantıksızdır… Şimdi kadınların meb’us, vekil gibi yüksek mevkilere çıkması moda. Akıllarına şaşarım, sökmez bir iştir. Yine eski hale geleceksin. Eğer onlar bu kabiliyette olsalardı, asırlardan beri sosyetede erkeklerle beraber yürürlerdi. Vakıa erkekler kanunları kendi lehlerine yapmışlardır. Fakat bu onların kusuru değil, kadınların aczidir. Mani olamamışlar, kadın zayıf bir mahlûktur. Tabiat böyle yapmış. Sinirleri zayıf, aybaşları gelir, hastadırlar. Gebe kalırlar, bir yıl karınlarında yük taşır, kımıldayamazlar. Hattâ cinsî münasebette bile normal vaziyette erkeğin altındadırlar. Demek erkek hakikaten onların üstündedir. Nice kadınlar gördüm, ki iyi okumuşlardır, erkek gibi düşünürler, fakat samimiyetlerine girin, yine aynı o umum (genel) cahil kadınlar gibi zayıf, aciz, mantıksız, hasılı kadın olduklarını görürsünüz. Bizde saçı uzun, aklı kısa derler. Şimdi saçlarını da kısalttılar ama, akıllarını uzatamadılar. Ben sade şehvet ihtiyacı sebebiyle kadınla münasebetteyim. Fakat kadınlar hem istediğim şeyler değildir. Hattâ bu sebepten gençliğimde bir aralık kadın olmak fikrine düşmüştüm. Fakat o da erkeği kadın gibi yapıyor. Hadım ağaları malûm. İşin içinden çıkamadım… İşte kadın hakkındaki fikrim budur.”[9]
“Atalarımız ‘Karı dediğin el kiridir. Yıkarsın, gider’ derlerdi. Ah ne güzelmiş.”[10]
Rıza Nur’u savunanlar, Rıza Nur ile aynı düşünceleri mi paylaşıyorlar? Anneleri ve kız kardeşleri için de böyle mi düşünüyorlar? Neresinden bakarsanız bakın sağlıksız ve dar bir bakış açısı.
Türk kültüründe kadının siyasi ve toplumsal değerinin ne kadar yüksek olduğunu kaleme alan bir yazıyı dipnota bıraktım, meraklısı okuyabilir.[11]
“Belgelerle GerçekTarih” adlı web sitenin yazarı Kadir Çandarlıoğlu, “Rıza Nur bu konuda ‘aşağı’ gibi bir kelime kullanmaz… ‘zayıf’ kelimesini kullanır” der.[12]
Nasıl da göz göre göre yalan söyleyebiliyorlar, inanılmaz. Az önce Rıza Nur’un, “kadın, nazarımda erkekten aşağı bir mahlûktur” dediğini kendi ağzından okuduk. Yalancının mumu yatsıya kadar.
Mustafa Kemal’in özel yaşamına yönelik çirkince iftirada bulunan Rıza Nur anılarında, evine gelen teyzesinin kızına tecavüz etmeye kalktığını itiraf ediyor:
“Bu devre en uslu devremdir. Fakat bu esnada gayet çirkin bir iş yaptım. Bir gün evde kimse yoktu. Kapı çalındı. Teyzemin Zühre adındaki kızı geldi. Kapıyı açtım. Yukarı çıktı. ‘Teyzem yok mu?’ dedi. O anda fikrime fesat geldi. Halbuki bu kıza bu ana kadar bir başka gözle baktığım hiç yoktu. Birden beni fena bir his kapladı. Cevap vermedim. Kızın üstüne atıldım. Kız kaçmaya başladı. Bağırmıyordu; bağırırım diye beni tehdit ediyor, hem koşuyordu. Böyle koşuşuyorduk. Yakaladım. Uğraşıyordum. Kız şiddetle mukavemet ediyordu (karşı koyuyordu). Nihayet aklım başıma geldi; bıraktım. Kız derhal evden gitti. Meğerse insan gözü kızarmış bir boğa gibi vahşi bir şeymiş. Kız, kadın ve erkek asla yalnız bırakılmamalıdır; buna mukavemet edenler (karşı koyanlar) var; fakat az. Çünkü insan kendini kaybediyor. Eğer kız şiddetle mukavemet etmeseydi (karşı koymasaydı), felâketti. Bu vak’adan çok müteessir oldum (üzüldüm). Ve kendime çok itab ettim (azarladım). Meseleden hiç bir şey sızmadı. Kız galiba ne anasına ve ne anama söylemedi.”[13]
Rıza Nur’un kişiliğini kendi kaleminden okumaya devam edelim:
“Gülhanede asistan kaldığım vakit yâni mektepten çıktıktan bir sene sonra çapkınlığa da başladım… Bu esnada Yusuf Kemal (Adliye Vekili) ile beraber de sarhoşluk ve çapkınlık ettiğim oldu… Üç yıl kadar devam eden bu çapkınlık beni Beyoğlu kadınlarından iğrendirdi. Bu esnada iki defa belsoğukluğu aldım…”[14]
“Bu yiyip içme şehveti arttırdı. Kadın bulmanın da imkânı yok. Beni fena bir hırs tuttu; deli olacağım. Bir hizmetçi kadın bulmalarını ötekine berikine rica ettim.”[15]
“(Ahmet) Samim o aralık fuhşa da dökülmüştü. Böyle insanlar, revulisyon yapmaya teşebbüs ederler, fuhşa inhimak (düşkünlük) ediyor. Bunu çok gördüm. Hattâ ben de ihtilâl yaptığım zamanlarda böyle oldum. Kerhanelerde dolaştım.”[16]
“…bir müddettir on yedi yaşlarında sarışın pek güzel bir Türk kızı ile münasebette idim. Bir meşhur avukatın kızı idi. Bilmem nasıl eder, ailesini iğfal edip bana gelir, bazan gece dahi kalırdı.”[17]
“Evlenme hatırımda yok iken; yani nikâhtan dört gün evvel Nice’te çapkınlık etmiştim.”[18]
“Bir gün bize Tevfik Rüştü gelmişti… Kendisine kadınsızlıktan şikâyet ettim, ‘ondan kolay ne var?’ diye ve hakikaten akşama iki kadın ile geldi. Yedik, içtik. Bu kadınlarla yattık. Yaşasın Tevfik Rüştü, iyi adamdır.”[19]
Mustafa Kemal’i “ahlaksızlıkla” suçlayan Rıza Nur’un kişiliği ve düşünce yapısı budur.
İnsanların, iç çatışmalarını hafifletmek için başvurdukları birtakım yollara, psikolojide savunma mekanizmaları deniyor. Bunların biri de projektion, yani kusur ve zaaflarını başkalarına yansıtma.
Rıza Nur da, kendi sapkınlıklarını Mustafa Kemal’e yansıtarak rahatlamaya çalışmış.
ATATÜRK’ÜN ARMSTRONG’A CEVABI
Rıza Nur’la aynı dili paylaşan İngiliz yüzbaşı Harold Courtenay Armstrong’un yazdıklarına da değinelim. Armstrong, “Bozkurt” adlı kitabını yayınlamasından sonra Mustafa Kemal kitabı merak edip getirtir ve Genel Sekreteri Hikmet Bayur’a çevirtir.[20] Kitaptaki yanlışlara Akşam gazetesi başyazarı Necmettin Sadık aracılığıyla cevap verir.
Mustafa Kemal, Armstrong’un Fikriye Hanım hakkında ileri sürdüğü iddialara da değinir. Fikriye Hanım ile ilişkisinin “şefkatinin gerektirdiğinden fazla olmadığını” belirtir:
“Yazar (Armstrong) bir de Fikriye Hanım meselesinden bahsediyor: Fikriye Hanım, Gazi’nin uzak akrabalarındanmış. Mücadele senelerinde hastabakıcısı olarak Ankara’ya gelmiş… Mustafa Kemal kendisini görünce evine almış… Bundan uzun uzadıya bahis var. Daha ileriki sayfalarda Gazi’nin Fikriye Hanım’ı evinden kovduğunu ve bundan etkilenen Fikriye Hanım’ın intihar ettiğini yazıyor.
Fikriye Hanım, Mustafa Kemal’in üvey babasının akrabasıydı. Veremli ve sinir hastalığına yakalanmış olan bu kızcağız anasını, babasını, kız kardeşini birbiri ardına kısa zamanda kaybetmiş, kimsesiz ve koruyucusuz kalmış ve Mustafa Kemal’e sığınmak zorunda bulunduğunu bildirmiştir. Mustafa Kemal’in verdiği emir üzerine bu hanım Zonguldak üzerinden Ankara’ya getirtilmiş ve koruma altına alınmıştır. Bu hastalıklı kızın Mustafa Kemal’le olan ilişkisi şefkatinin gerektirdiğinden fazla olmamıştır.
Mustafa Kemal’in Fikriye Hanım’ı evinden çıkarması, anası Zübeyde Ankara’ya geldiği zaman ona karşı saygısız davranması yüzündendir ve buna rağmen Mustafa Kemal bunu tedavi için Avrupa’ya bol para ile göndermişti. Fakat o maalesef iyi olamamış, aksine sinir hastalığı kendisini intihara yöneltecek kadar cinnet halini bulmuştur.”[21]
Kılıç Ali, Fikriye Hanım’ın “Zübeyde Hanım’ın da sevgisini kazandığını” belirtse de, Mustafa Kemal, Necmettin Sadak’a dikte ettiği yazılarda, “Fikriye Hanım’ın annesi Zübeyde Hanım’a karşı saygısız davrandığını” söyler.
MUSTAFA KEMAL VE FİKRİYE HANIM İLİŞKİSİNE DAİR BELGELER
Mustafa Kemal’in, Fikriye Hanım ile bir ilişkisi olduğu hatta 1920 yılının Aralık ayında gizlice nikah kıydıklarını ileri sürenler de olur.[22]
Oysa Kılıç Ali’nin belirttiğine göre, “Fikriye Hanım da Atatürk’ü derin bir aşkla seviyor, fakat bunu belli etmemeye çalışıyordu… Fakat Gazi hiçbir zaman Fikriye Hanım’la evlenmekten söz etmediği gibi, buna ihtimal verdirecek bir belirti de göstermemişti.”
O döneme ait hususi birkaç belge de aralarında bir ilişki olduğunu yalanlar niteliktedir.
İşte o belgeler:
Mustafa Kemal’in seryaverinden İzmir Mutasarrıfı’na 6 Mart 1923 günü yazılan yazıda, “Paşa Hazretleri’nin yeğeni Fikriye Hanım” diye bahsedilir.[23]


[23] numaralı dipnotta bahsedilen 6 Mart 1923 günlü yazının aslı ve çevirisi.
Fikriye Hanım, 8 Mart 1923 günü “Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri”ne yazdığı mektupta, “bir kardeş arasında resmî müsaade talebini derhâtır etmediğim cihetle” diyerek Mustafa Kemal’le arasında “kardeşlik” olduğunu belirtir.[24]


[24] numaralı dipnotta bahsedilen 6 Mart 1923 günlü yazının aslı ve çevirisi.
Bu belgeleri yayınlayan Murat Bardakçı, haklı olarak şu yorumu yapar:
“Fikriye Hanım’ın Münih’ten İstanbul’a habersizce gelişinin sebeplerini anlattığı bu mektupta geçen ‘kardeş arasında resmî müsaade talebini derhâtır etmediğim cihetle… (hatırıma getirmediğim için)’ şeklindeki ifade ve ‘kardeş’ sözü, birçok yerde Fikriye Hanım ile Mustafa Kemal Paşa arasında mevcut olduğu iddia edilen münasebeti yalanlar mahiyettedir.”[25]
Nitekim Necmettin Sadık da, “Bu hastalıklı kızın Mustafa Kemal’le olan ilişkisi şefkatinin gerektirdiğinden fazla olmamıştır” diyerek konuya nokta koyar.
KAYNAKLAR:
[1] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 3. Cilt, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967, sayfa 640, 641.
[2] H.C. Armstrong, Bozkurt – Kemal Atatürk’ün Yaşamı, Çeviren: Gül Çağalı Güven, Arba Yayınları, 6. baskı, İstanbul, 1998, sayfa 123, 124.
[3] Anlatan: Ali Metin, Yazan: Ziya Oranlı, Atatürk’ün Şimdiye Kadar Yayınlanmamış Anıları, Alkan Matbaası, Ankara, 1967, sayfa 85-87.
[4] İsmet Bozdağ, Latife ve Fikriye – İki Aşk Arasında Atatürk, Truva Yayınları, İstanbul, 2006, sayfa 29, 31.
[5] Semyon İvanoviç Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları 1922-1923, (Çeviren: Hasan Ali Ediz), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. baskı, İstanbu, 2014, sayfa 68.
[6] Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, (Derleyen: Hulusi Turgut), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 24. baskı, İstanbul, 2021, sayfa 542-544.
[7] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 1. Cilt, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967, sayfa 136.
[8] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 2. Cilt, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967, sayfa 404.
[9] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 4. Cilt, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967, sayfa 1529, 1530.
[10] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 4. Cilt, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967, sayfa 1786.
[11] Hasan Acar, “Türk Kültür ve Devlet Geleneğinde Kadın”, İnsan&İnsan, Yıl/Year 6, Sayı/Issue 21, Yaz/Summer 2019, sayfa 395-411.
[12] https://belgelerlegercektarih.com/2012/05/28/dr-riza-nura-atilan-iftiralara-cevap/ (Son erişim tarihi: 14 Haziran 2026.)
[13] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 1. Cilt, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967, sayfa 135.
[14] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 1. Cilt, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967, sayfa 174, 175, 177, D
[15] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 1. Cilt, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967, sayfa 194.
[16] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 2. Cilt, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967, sayfa 314.
[17] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 2. Cilt, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967, sayfa 403.
[18] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 2. Cilt, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967, sayfa 421.
[19] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 3. Cilt, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967, sayfa 763.
[20] Hikmet Bayur, “Atatürk’ten Anılar”, Belleten, Kasım 1988, Cilt 52, Sayı 204, sayfa 446.
[21] Derleyen: Sadi Borak, Atatürk’ün Armstrong’a Cevabı, “Bozkurt” Kitabındaki Yanlışlar ve Çarpıtmalar, 3. baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1997, sayfa 63, 64.
Atatürk’ün kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun oğlu Mustafa Kemal Ulusu anılarında babasının köşk çalışanı Siyah Nesip Efendi’den duyduğu bir dedikoduyu aktarır. Buna göre sözde Fikriye Hanım’ı Başyaver Rusuhi Bey vurmuş. Bir süre hastanede tedavisine rağmen vefat edince, ölüm raporuna intihar etti diye kayıt düşmüşler. Atatürk bu olaydan hep Latife Hanım’ı sorumlu tutmuş. Rusuhi Bey’e de fevkalade tavır koymuş. (Mustafa Kemal Ulusu, Atatürk’ün Yanı Başında, Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, (gözden geçirilmiş) 3. baskı, İstek Yayınları, İstanbul, 2018, sayfa 268, 269.)
Oysa tam tersi Atatürk Fikriye Hanım’ın intihar ettiğini düşünmektedir: “Sinir hastalığı kendisini intihara yöneltecek kadar cinnet halini bulmuştur.” (Derleyen: Sadi Borak, Atatürk’ün Armstrong’a Cevabı, “Bozkurt” Kitabındaki Yanlışlar ve Çarpıtmalar, 3. baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1997, sayfa 64.)
[22] Şerafettin Turan, Mustafa Kemal Atatürk – Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik, Bilgi Yayınevi, 3. baskı, Ankara, 2017, sayfa 677.
[23] Murat Bardakçı, Sizi Serbest Bırakmayı Muvafık Bularak Tatlik Ettim – Mustafa Kemal Paşa ile Latife Hanım’ın Boşanmalarının Belgeli Öyküsü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. baskı, İstanbul, 2021, sayfa 108, 109.
[24] Murat Bardakçı, Sizi Serbest Bırakmayı Muvafık Bularak Tatlik Ettim – Mustafa Kemal Paşa ile Latife Hanım’ın Boşanmalarının Belgeli Öyküsü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. baskı, İstanbul, 2021, sayfa 110, 111.
[25] Murat Bardakçı, Sizi Serbest Bırakmayı Muvafık Bularak Tatlik Ettim – Mustafa Kemal Paşa ile Latife Hanım’ın Boşanmalarının Belgeli Öyküsü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. baskı, İstanbul, 2021, sayfa 111.
Volkan Aksoy
Yorum bırakın